11 Ağustos 2009 Salı

YEŞİLLERDEN EKOLOJİK KÜRT AÇILIMI:

YEŞİLLER PARTİSİ YAPTIĞI BASIN AÇIKLAMASINDA MAYINLI ARAZİLER SORUNUNA DEĞİNDİ. MAYINLI ARAZİLERİN EN KISA ZAMANDA TEMİZLENMESİ, BU BÖLGELERİN BÖLGE İNSANINA PAYLAŞTIRILMASI VE ORGANİK TARIMIN TEŞVİK EDİLMESİ İSTENDİ.

SAVAŞIN YARATTIĞI EKOLOJİK YIKIMIN KAPSAMLI VE SOMUT BİR PLANLA EN KISA ZAMANDA TELAFİ EDİLMESİ KÜRT SORUNUNA ÇÖZÜM ÖNERİLERİ ARASINDA YER ALDI. PARTİNİN ÖNERİLERİ ARASINDA VATANDAŞLIK TANIMININ DEĞİŞTİRİLMESİ VE TUTUKLU ÇOCUKLAR SORUNU DA YER ALIYOR..

28 Mayıs 2009 Perşembe

No More Dilemmas!


Hayatım seçim yapmakla geçiyormuş onu farkettim. Habire bir zorlanma durumu var benim açımdan. Çünkü ben kararsız bir insanım. İnsan karşısına çıkan fırsatlar için "Keşke bir tanesi gerçekten kötü olsa" der mi? Ben derim. Çünkü o anda benim beynimi kurcalayan ve paniğe sürükleyen bir karar verme zorunluluğu var. Bu iş fırsatları için böyleyken özel hayat için farklı olmuyor. Bir anda gelen talepler insanı şaşkına çevirirken karar verme zorunluluğu da paniğe sürüklüyor. Bu yüzden uykuları kaçıyor, "Keşke bunların hiçbiri olmasaydı, bu seçeneklerin hiçbiri karşıma çıkmasaydı" diyor. Ben öyle oluyorum. Bu sorun için geliştirdiğim saçma sapan çözüm nedir peki: eylemsizlik. Hiçbir yönde adım atmayınca o seçeneklerin hepsi bir bir kayboluyor ve siz de eliniz boş , içinizde bir sıkıntı kalakalıyorsunuz. Ama bir yandan da garip bir huzur var: Artık karar vermek zorunda olmamanın yarattığı iç huzuru. No more Dilemmas!
Sırf bu yüzden bazen yatılı okul çocuklarına, askerlere çok özeniyorum. Çünkü onlar karar veren değil uygulayanlar ve düşnmüyorlar. İşte insanlıktan çıkıldığı nokta. Hani derler ya insan seçimleriyle var olur diye, sanırım benim varlığım bana bazı zamanlarda ağır geliyor. O kadar ağırlaşıyorki, o his içime çöktüğünde bakkala gitsem bir sakız almaya, ve adam bana "Hangisini istiyorsunuz?" diye sorsa, adamın omzuna yaslanıp hüngür hüngür ağlayasım olur. Birtek ben mi böyle insanlıktan çıktım yoksa bombardıman halinde seçenekler yağmuruna tutulan günümüz insanının genel bir kafa karışıklığımıdır bu bilemedim. Bir gerçek var ki içimi çok sıkan, beynimin odağını kaydıran, midemi bulandıran bir hissiyat bu. Fakat buradan apolitik gençlik davasına atıf yapmadan yazıyı bitirmem gerektiğinin de farkındayım. Şimdi gel de Orhan Baba'nın şarkı sözlerine hayran olma "Bence sen de haklısın". Conformist olmaya son 20 saniye!

26 Mayıs 2009 Salı

Değişen Bendim

Çok uzun zamandır yazmadım ben buralara. Yazmayı da pek düşünmüyordum artık. Çok samimiyetsiz ve özel hayatı katledici tarzda bir iş yapıyormuşum gibi geliyordu. Netekim bu ikinci dediğim doğru. Birincisi yazana bağlı bir değişkenken ikincisi net ortamının paylaşım ve birbirini gözetleme-gözetlenme sorunsalına dayanıyor. Evde kendi günlüklerimize yazabileceğimiz şeyleri şimdi "blog"larımıza yazıyoruz. Sanki içten içe günlüklerimizi gizlerken okutmak istermiş gibi.
Sonuçta değişerek dönen benim. İnsan hergün değişir ama benim günlerim üstüste bindiği ve değişmek için çok zorlandığım ve kendimi zorladığım için benimki biraz radikal olmuş olabilir. Üstteki yazılarımın hiçbirini silmedim zira onlar benim değişimimin kanıtı olacaklar.
Neyse, gündemi takip etmek gerekirse, benim gündemim mayın tarlasına döndü. Memleketteki mayın tarlaları sorunsalına el atmak nasıl oldu da gündeme gelebildi bilemedim ama gelmesi gözümde parıltıların belirmesine neden oldu kesinlikle.
İnsanlar için hayati öneme sahip olan bir konu yine çekişme ve muhalefet konusu oldu. Öyleki mayınları çıkarmayı boşverin; derdimiz sonrasında yaşanacaklar, o topraklarla yapılacaklar sorunsalına dönüştü gibi gözüküyor. Yani yağmurdan kaçıp doluya tutuluyoruz. Mevzu bahis olan arazideki mayınların çıkarılması işi ecnebi ülkelere verilecek diye bir yaygara koptu ki zaten bu konu gündeme getirilirken sanki bu istenmiş gibi bir hissiyat oluştu bende. Zira AKP'nin ileri gelenlerinden bir takım şahsiyetler çıkıp TSK'nın bu işi yapmak için önceden el attığını, teçhizatının ve meclisten çıkan ödeneğe rağmen parasının yetmediğini söyleyip çekildiğini açıkladı. Muhtemelen doğrudur. Niye yalan olsun. Bu durum muhtemelen mayınları döşeyenlerin işine gelmez. Böyle bir tabloda TSK ve muhalefete şöyle birşey diyebiliriz: "Mayınları silahlı kuvvetleri veya herhangi başka bir ulusal şirket temizleyemiyor diye, bu işi ecnebi şirketlere vermeyelim de ordaki millet cehennem azabı yaşamaya devam mı etsin?" Görünen tablo karşısında benim zihnimde beliren ilk soru işareti bu oldu. Fakat hemen ardından yeni bir soru işaretinin ucuna takılı kaldım "Uluslararası çapta bu kadar güçlü olduğu belirtilen, ülkede elde edilen gelirden büyük pay sahibi olabilen TSK, nasıl olur da mayın temizleme konusunda bu kadar yetersiz olabilir?" Yanlış anlaşılmasın bu soruyu içtenlikle ve gerçekten safiyane bir tavırla soruyorum. Amacım TSK' ya sokuşturmak falan da değil. Hepimizin üzerine az çok düşündüğümüz ya da bir şekilde birilerinin görüşleri doğrultusunda direkt benimsediğimiz yargılar geliştirdiğimiz bir konu bu. Ama birçoğumuz her zaman olduğu gibi ayrıntılarla bulandırılan zihinlerimizde özü kaçırıyoruz. "Öz" kelimesini tanıdığım herkese kaç kez tekrarlıyorum günde hatırlayamıyorum. Ama gündem takip etmek, zamanı yakalamaya çalışmak gibi bir kaygıya kapılacağımıza zamanı biraz kendimize uydursakta öz'ün üzerine düşünsek ne güzel olurdu. Biz beklersek zaman da bekler.

28 Ekim 2007 Pazar

çiğdem çiçeği ile padişahin oğlu


bir varmış bir yokmuş,vaktin birinde bir padişah varmış. bu padişahın üç de oğlu varmış. insan değil mi, padişah da bir gün hastalanır, yatağa düşer, günden güne ağırlaşır, artık ömrünün sonuna geldiğini anlar. vasiyette bulunmak üzere çocuklarını çağırıp onlara, - ben öldükten sonra büyük oğlum padişah olsun. canı istediği vakit avlanmaya çıksın, ama ormanda üç yol ağzına geldiğinde soldaki yolu tutsun , ne sağdakine ne de ortadakine sapmasın- der. bunları söyledikten sonra da ecel yetişir, padişah ölür, ve büyük oğlu tahta geçer. bir gün yeni padişah, yanına baş vezirini alıp avlanmaya gider. gide gide üç yol ağzına gelirler. genç padişah babasının sözlerini hatırlayarak niçin soldaki yola sapmaları gerektiğini bir de vezirine sorar. ancak vezir de bir şey bilmez ve genç padişahı uyarsa da , o dinlemez ve babasının gitme dediği yolda ilerler. biraz gider bakar ki, yol kenarında, otların, çimenlerin arasında sarı bir çiğdem çiçeği açmış. çiğdemin böyle vakitsiz açtığını görünce, koparmak için atıyla birlikte ona doğru yaklaşmış. ancak o da ne, o atını sürdükçe, çiğdem uzaklaşmış. çiçek önde çocuk arkada gide gide epeyce yol giderler. o sırada çocuk bir mağaranın önüne gelmiş olduğunu görür, bakar ki bir kazan pilav sıcak sıcak orda duruyor. karnı da acıkmış olduğundan- çiçeği koparamadım, bari şu pilavdan birkaç lokma yiyeyim- diyerek atından iner. tam pilav kazanına kaşığını sokarken, mağradan bir arap çıkıp, - ey insanoğlu, gel seninle bir dövüşelim de sonra pilavı yersin- der. çocuk da ne yapsın, arapla dövüşmeye başlar. bunlar boğaz boğaza gelirler, en sonunda arap baskın çıkar, çocuğu alt eder, hemen hançerini çıkarıp çocuğun başını keser. at da oradan kişneyerek kaçar. yol ağzında beklemekte olan vezir bakar ki çocuktan haber yok, döner saraya gelir. olup bitenleri ortanca ile küçük çocuğa anlatır. bunlar da bir süre ağabeylerini beklerler, ama gelmediğini görünce ortanca kardeşin tahta geçmesine karar verirler. aradan bir zaman geçtikten sonra, günün birinde bu ortanca çocuk da ava çıkmak ister, yanına vezirini alıp yola koyuylur. gide gide bunlar da üç yol ağzına gelirler. çocuk, babasının vasiyetini hatırlasa da , ağabeyi gibi kendi bildiğini okur ve ağabeyine de bakmak için aynen onun gittiği yoldan gider. bunun da önüne bir çiğdem çiçeği çıkar ve koparmaya çalıştıkça, çiçek uzaklaşır. ağabeyinin başına gelenlerin aynısı onunda başına gelir ve arap yine kazanır. onu bekleyen vezir - buna da bir hal olmuştur - diyerek saraya gelir. hem büyük hem de ortanca çocuğun gittikleri yoldan geri dönmedikleri görülünce, bu sefer de küçük çocuğu tahta geçirir, padişah yaparlar. bu çocuk da bir süre sonra ağabeyleri gibi yanına vezirini alıp yola çıkar. gide gide üç yol ağzına varır. o da ağabeylerinin gittiği yasak yoldan gider. epeyce yol gider, demeye kalmaz, atların kişnemeleri kulağına çalınır, çocuk, ağabeylerinin buraya yakın bir yerde olduklarını anlar. anlar ama, bunun da gözüne bir çiğdem çiçeği ilişir. o da ağabeyleri gibi çiçeği kovalayarak pilav kazanının önüne gelir. tam kaşığını pilava daldıracakken mağaradan arap çıkar ve dövüşmeye davet eder. meğerse bu şehzadenin bildiği tılsımlı bir dua varmış. bunu okuyunca arabın elleri tutmaz, gücü kuvveti yetmez olur, kılıç elinden düşer. şehzade de arabı tuttuğu gibi yere çalar, hançerini çekip öldürür. bakar ki çiçek hala orada duruyor, eğilip onu koparır ve saraya döner. çiçeği bir bardağın içine koyar, bardağı da su ile doldurup rafın üzerine bırakır, sonra da yatar uyur. meğer bu padişahın bir adeti varmış; her gece yattığı vakit, hizmetçileri bunun başucuna lokum, şerbet, bir de altın şamdan, ayakucuna da gümüş şamdan koyarlar, bu şamdanları yakarlarmış. padişah uyuduktan sonra, gece yarısı çiğdem bardaktan çıkıp, silkinir, bir kız olur, ki eşi emsali bir yerde bulunmaz, gelir padişahın lokumlarını yer, şerbetini içer, başucundaki altın şamdanı ayak ucuna , ayakucundaki şamdanı da başucuna koyar, padişahın da iki yanağında öperek yine çiçek kılığına girer derken padişah uyanır, bir de bakar ki lokumlar yenmiş, şerbetler içilmiş, şamdanların yerleri değişmiş. sabah olunca hizmetçilerini çağırıp - bu akşam benim odama kim girdi?- diye sorar. hizmetçiler - padişahım, kim girecek? kimse girmedi - derlerse de padişah inanmaz, bağırır çağırır, bu işe bir türlü akıl erdiremez. neyse o gün geçer, akşam olur, padişah yine yatıp uyur. lokumlar, şerbetler hazırlanır, şamdanlar yerlerine konup mumlar yakılır. gece yarısı, padişah uyurken, çiğdem yine silkinir, bir kız olur. padişahın yanına gelip lokumlarını yer, şerbetini içer, şamdanların yerlerni değiştirir, padişahı da iki yanağında öptükten sonra yine çiçek kılığına girer. sabaha karşı padişah uyanıp da yine bir gece önceki gibi, lokumların yenmiş, şerbetin içilmiş, şamdanların yer değiştirmiş olduğunu görünce öyle sinirlenir ki, herkesi kasıp kavurur, etmediğini,demediğini bırakmaz.bunun üzerine padişah o günün akşamı yatarken uyumamak için parmağını ip ile bağlayıp sıkar, bunun acısıyla da uyuyamaz. çiğdem çiçeği yine silkinip kız olur. her gece yaptıklarını yapar sonra da tam padişahın yanaklarından öpeyim derken, padişah gözlerini açıp kızı bileğinden kavrar. meğer bu bir peri kızı imiş. padişaha -aman beni bırak- diye yalvarırsa da padişah onu dinlemez, hemen bardağın içindeki çiçeği eline alıp parçalar. böylece tılsımı bozulan kız bir daha çiçek kılığına giremeyip padişahın yanında kalır. bunlar birbirlerini öyle sever, birbirlerine öyle aşık olurlar ki, bir daha hiç ayrılmamaya karar verirler. kırk gün kırk gece düğün yapıp, muratlarına ererler

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Seçebildik mi?


Üzerine neler neler söylenen, her kafandan ayrı ses çıkan seçimler bitti... Garip bir duyguydu benim için. İlk defa oy verdim. İpin ucunda ki mahkum gibi hissettim. O seçim kabininde, kocaman "E"li "Evet" yazısını basarken nasıl bir çaresizlik ve cahillik duygusuna kapıldım anlatamam. Sorumluluk mu bunu bana verdi bilemiyorum. Yani sorumluluk aldığını farketmek, soğuk terleri sırtımda hissetmeme neden oldu sanırım. Bir kez daha inanamadım insanları öylesine 'Bu kez de buna vereyim" diyerek oy verebilmesine. Bana kalırsa birçok insan da ezbere bildiğini okudu. Yani karar vermedi. Sadece içinde bulunduğu durumu -bazen ne kadar şikayet etse de- değiştirmek istemedi. Belki de bu bir umutsuzluk göstergesi. Hiçbirşey beklemediğinin, değişimi kaldıramaycağının, kurulu düzenin bozulacağının korkusu. Fakat dönüşüm değil midir yeni şeyleri yaratan? Ateş değil midir yok etmeyen dönüştüren? Niye insanlar bu ateşi kalplerinde hissedemedi? Bir bıkkınlık göstergesi değil miydi bu sonuç? Birçok insanın hiçbirşeyin değişmiyeceğine inanıyor. Değişse dahi bunun kendinin elinde olmadığını, başka "Büyük güçler"in değişimin anası ,babası ,gacısı olduğuna dair inancı sarsılamadı.

Açıkça halkın düzeni değitirmemek adına anasına küfür eden, onu gözler önünde yeren bir adamı nasıl sindirdiğini, seçtiğini anlayamadım. Burada Neyzen Tevkif'in bir deyişini söylemeden edemeyeceğim: "Türk milleti gariptir, her lafi kaldırmaz, ibne dersin kızar da, sikersin aldirmaz".
Bunların, adamın yaptığı son manevraların -evlere gönderilen çuvallar , ihyalar, futbolcu transferleri gibi- sonucu olduğunu söylemek zor geliyor. Milletimin bu kadar balık hafizalı olduğunu kabullenmek istemiyorum. Birçok kişi "Bu adam diğerlerinden daha kötü değil, aynı, diğerleri geleceğine bu devam etsin" dediğini düşünüyorum.

Belki adamı, halk, kendine daha yakın hissetti. İçinde "Halk" geçen bir parti burjuvazinin temsilcisi olarak görüldü. Çok da haksız bir yargı değil. Adamın kullandığı kelimeler onun sokaktan geldiğinin bariz bir göstergesi. Fakat, ya bu toplumun genel olarak "hayat mücadelesi veren, parasını zor kazanan , emekçi" görülen sınıfından çok , para babası diyebileceğimiz tipleri neden bu adama verdi? Bunun altında birçok kişinin bildiği gibi ekonomik kaygılar, anlaşmalar yatıyor. Bu açıdan bu parti farklı noktlardan her iki tarafa da temas edebiliyor.

Diğer yandan , "karşı partiler yeni birşey önermiyor, vizyonları yok" deniyor. Ben Baykal'ın görüşlerini de dinledim. Gerçekten kendimle ve çevremle mücadele ederek objektif olmaya çalışıyorum. Baykal'ın porjesiz olduğunu düşünmüyorum. Yani CHP'nin. Hatta dinlendiğinde karşı partilerin argümanı olan "AB karşıtlığı"'nın söz konusu olmadığını düşünüyorum. Böyle bir vizyonu olan partinin böyle bir düşüncesi olamaz. Baykal'a tarafsız baktığımda şimdiki konuşmalarında beni çok rahatsız eden birşey de yok. Fakat kendisi demokrasiden bahsederken, seçim barajının korunması konusunda yaptığı seçim, onun koltuk sevdasının bir göstergesi olabilir.

Kadro bakımından CHP'nin doyurucu bir parti olduğunu düşünüyorum. Fakat Deniz Baykal , ihtirası sonucu halkın nefretini kazanmış anladığım kadarıyla.. Ve "adın çıkmış 9'a inmez 8'e" durumu var gibi. Eğer taze kan gerekiyorsa evet gelmeli. Fakat nereden? Deniz Baykal en son istifa ettiğinde yerine Altan Öymen gelmişti ve istifa etmek zorunda kalmıştı hatladığım kadarıyla. Altan Öymen'i bir gazeteci olarak çok severim. Fakat bir parti lideri olarak pek prim yapamıyor gibi. Ortada bir çelişki var : ihtiraslı bir adam herkesi hayatından bezdiriyor. Öte yandan ılımlı bir adam ise partiyi çekip çeviremiyor. Peki çözüm nasıl olmalı?

Seçim hakkında yasaları bildiğim kadarıyla yüksek seçim kurulu denetiminde TBMM çıkarıyor. Peki, parti kadrolarının üyelerin oylarıyla değilde ,başkanların oylarıyla seçilmesi nasıl sağlanacak? %10 seçim barajı meclise giren partiler ve bağımsızlar tarafından nasıl kaldırılacak? iktidarda olanlar, iktidarına ortak olanların artmasını ister mi? Bence cumhurbaşkanlığı konusunda referandum yapmak yerine ilk önce bu konularda bir referandum, bir halk dinlemesi yapılmalı. Sağlıklı bir meclisten bahsedebilmek için ilk önce sağlıklı bir seçim sisteminden bahsedilmeli.

Bu konuda Fransızları takdir etmemek elde değil. Fransızların, dersler arasında en önem verdikleri derslerden biri Methodologie'dir. Yani bir iş yapılırken bunun yolu yordamı nedir o öğretilir önce. Bence de eyleme geçmeden önce eylem şeklimizi iyi belirlemeliyiz. Fakat bu kısır döngü içinde nasıl olacak gerçekten bilemiyorum. Bir seçmen olarak tabi ki taraf turuyorum. Fakat büyük resmi daha net görmek adına objektif olmaya çalışıyorum. Ne kadar başarılı olabiliyorum tartışılır. Bunun nedeni bu konulardaki cahilliğim ve empati yeteneğimde ki yetersizlik olabilir. Fakat elimden geleni yaptığımda yadsınamaz. en azından objektif olmak adına. Kafamı toplamak adına burada bir nokta koymam gerek. Düşünmekten, kısır döngüler içine boğuşmamak adına....

29 Haziran 2007 Cuma

Yalnız Şarkı...


Bazı şarkılar vardır. Çok sık dinlemezsiniz. Belki uzun süredir albümünün kapağını bile açmamışsınızdır. Ama çok da seversiniz. Bunlar eski günlerde kalan, bir telefon mesafesinde olan,çok sevdiğiniz ama ulaşmadığınız -evet, ulaşmadığınız , bilerek ya da bilmeyerek olmuyor işte - arkadaşlar gibidir. Duyunca içinizi bir sıcaklık kaplar. O şarkı bir anda gözünüzün önünden geçen anılarla dolu film şeridinin fon müziği olur. Benim şarkılarla anılarım arasında çok sıkı bir bağ vardır ve sevdiğim her şarkının da mutlaka anıları vardır, ayrı bir film şeridi vardır. Mor ve Ötesi'nin Yalnız Şarkısı'da böyledir benim için. Belki de en önemlilerindendir. Genel olarak Mor ve Ötesi, orta okul ve lisede ki ilk yıllarım demek benim için ve nerdeyse bütün şarkılarının kendine ait film şeritleri var. Ne kadar, şimdilerde solistleri Harun'la politik tartışmaya girip, ikimizin kafası arasında ki uçurumu farketmiş olsam da - belki biraz da bu yüzden - buruk , sitem dolu, hafif ama eflatun ,gri arası mutluluklarla dolu bir tadı var benim için. Aklıma arkadaşlarım geliyor: felsefe toplantısından çıkmışız, belli bayağı kafa patlatmışız, hala da tartışmamız bitmemiş, harıl harıl birşeyleri tartışıyoruz. Zaten kendimizi sorguladığımız zamanlar; nerden gelmişiz? ,niye gelmişiz? amacımız ne? felsefe de bunları anlamamızı kolaylaştıran bir araç olmuş. Fon gri , koyu yeşil robert kolej yolları... Eczacıbaşı Hall'den Arnavutköy'e inen yol... Rose'un altından geçiyoruz. Sanki renkli olan tek şey benim boynumda ki , ünü yaygın , Bozcaada'dan aldığım, koyu pembe ,eflatun şalım... Hepimiz sanki ergenlik çağı protest gençliğinin hüznünü taşıyoruz ama içimizde garip bir coşku da var. Yürüyoruz, Asse arada biryerlerden kopup gelen aryalar söylüyor, ben arada "What a wonderfull World" diye atlıyorum, o geri vokalden geliyor...

Garip olan, hayata şöyle bir uzaktan baktığımda, şimdiye kadar yaşadığım zaman içinde, o kadar da dikkat çekici bir Fakat eminim ki , birçok önemli şeyi unutsam bile unutmayacağım bir nokta. Nedenini bilmiyorum. Niye bunu unutamıyorum..

Diğer bir garip olan nokta ise, niye bu şarkı bana bu zamanı hatırlatıyor. O zamanlar bu albümü dinlemediğime eminim, deliler gidi Amorphis dinlemekle meşguldüm çünkü.. Alman Lisesi'ni de hatırlatmıyor...

Beynimin kurduğu bağlantıları bazen aklım almıyor. Ama bana güzel süprizler yapıyor. (yada ekşi tatlı süprizler) ... Belki de bu yüzden hayatın bazen bu kadar güzel olması anlaşılmaz ve garip..

Şimdi , ne o film şeridinde ki insanlar aynı, ne de hislerimiz, görüşlerimiz, şimdi bir araya gelsek, aynı şartlar olsa, aynı şeyleri hissetmeyiz ; ama o şarkıyı her dinlediğimde hissettiklerim aynı kalacak....

Tesadüfen yalnızsın, henüz yolun başındasın,

Tesadüfen yalnızsın, gerçeklerin farkındasın.

27 Haziran 2007 Çarşamba

Hüzün


Tatilden geldim....

Tatil sonrası olduğundan mı yoksa geldiğimde hayal kırıklıklarıyla karşılaştığımdan mı bilinmez bir hüzün var içimde. Daha doğrusu böyle bir yumru var, hani tasvir delisi olmuş romanlarda "gözlerinden bir bulut geçti" derler ya, işte o bulutlar geçiyor arada benim de gözlerimden.

Herkes öyle midir bilmem fakat ben hep plan yaparım. Biraz fazla hayalperestim galiba. Evet, hayalperest olmkta bir problem yok. Belki bazı insanlara göre çok şahane birşey. Fakat o hayalleri gerçekleştirebileceğine inanıp birşeyler yaparsan bu iyi birşey oluyor. Evet, ben de bazen gerçekten inanıyorum o hayallerin gerçekleşeceğine. Tembelim biraz sanırım. Yeterince emek harcamıyorum. Hayallerim gerçekleşmediğinde de çok üzülüyorum inandığım için. Kısır döngü içinde dönüp dolaşıp kendini yemek gibi birşey bu. Böyle durumlarda biz hep suçu şansa atarız. "Bende şans olsa..." ve ya " Kaderim yok benim" dedikleri sıkık duyulur insanların. Fakat çoğu zaman insanlar kendi şanslarını kendileri yaratır ya da yaratmalıdır. İnsan kendisi için birşey yapmıyorsa kimse onun için birşey yapmaz. Bu aynen kendinize biçtiğiniz değer gibi birşey. Yani şöyle ki, siz kendinizi değersiz görüyorsanız, başkaları sizi niye değerli görsün ki? Tabii ki kendini beğenmişliğin, "Şu küçük dağları ben yarattım" triplerinin alemi yok. Fakat, kendinizi pislik gibi görmenin de alemi yok. İşin en acı tarafı ise, bütün bunları bilip te bile bile lades deyip aynılarını yapmaya devam etmek.. Belki bu da bir tembellik çeşidi.. Yani hiçbirşey yapmamak... İç huzuru bulamamak, başına bela aramak hali aynı zamanda...

Yapacak işim olmadığından - yani elbet yapacak birşey bulunur fakat dediğim gibi kendine güvensizlik ve tembellik had safhada - oturup bunları düşünüyorum. Kendimi değersiz ve beceriksiz buluyorum.

"Bu da gelir, geçer" deyip bir kenara çekilemem. Birşeyler yapmam lazım fakat başlangıç çizgisini daha bulamadım sanırım...