28 Ekim 2007 Pazar

çiğdem çiçeği ile padişahin oğlu


bir varmış bir yokmuş,vaktin birinde bir padişah varmış. bu padişahın üç de oğlu varmış. insan değil mi, padişah da bir gün hastalanır, yatağa düşer, günden güne ağırlaşır, artık ömrünün sonuna geldiğini anlar. vasiyette bulunmak üzere çocuklarını çağırıp onlara, - ben öldükten sonra büyük oğlum padişah olsun. canı istediği vakit avlanmaya çıksın, ama ormanda üç yol ağzına geldiğinde soldaki yolu tutsun , ne sağdakine ne de ortadakine sapmasın- der. bunları söyledikten sonra da ecel yetişir, padişah ölür, ve büyük oğlu tahta geçer. bir gün yeni padişah, yanına baş vezirini alıp avlanmaya gider. gide gide üç yol ağzına gelirler. genç padişah babasının sözlerini hatırlayarak niçin soldaki yola sapmaları gerektiğini bir de vezirine sorar. ancak vezir de bir şey bilmez ve genç padişahı uyarsa da , o dinlemez ve babasının gitme dediği yolda ilerler. biraz gider bakar ki, yol kenarında, otların, çimenlerin arasında sarı bir çiğdem çiçeği açmış. çiğdemin böyle vakitsiz açtığını görünce, koparmak için atıyla birlikte ona doğru yaklaşmış. ancak o da ne, o atını sürdükçe, çiğdem uzaklaşmış. çiçek önde çocuk arkada gide gide epeyce yol giderler. o sırada çocuk bir mağaranın önüne gelmiş olduğunu görür, bakar ki bir kazan pilav sıcak sıcak orda duruyor. karnı da acıkmış olduğundan- çiçeği koparamadım, bari şu pilavdan birkaç lokma yiyeyim- diyerek atından iner. tam pilav kazanına kaşığını sokarken, mağradan bir arap çıkıp, - ey insanoğlu, gel seninle bir dövüşelim de sonra pilavı yersin- der. çocuk da ne yapsın, arapla dövüşmeye başlar. bunlar boğaz boğaza gelirler, en sonunda arap baskın çıkar, çocuğu alt eder, hemen hançerini çıkarıp çocuğun başını keser. at da oradan kişneyerek kaçar. yol ağzında beklemekte olan vezir bakar ki çocuktan haber yok, döner saraya gelir. olup bitenleri ortanca ile küçük çocuğa anlatır. bunlar da bir süre ağabeylerini beklerler, ama gelmediğini görünce ortanca kardeşin tahta geçmesine karar verirler. aradan bir zaman geçtikten sonra, günün birinde bu ortanca çocuk da ava çıkmak ister, yanına vezirini alıp yola koyuylur. gide gide bunlar da üç yol ağzına gelirler. çocuk, babasının vasiyetini hatırlasa da , ağabeyi gibi kendi bildiğini okur ve ağabeyine de bakmak için aynen onun gittiği yoldan gider. bunun da önüne bir çiğdem çiçeği çıkar ve koparmaya çalıştıkça, çiçek uzaklaşır. ağabeyinin başına gelenlerin aynısı onunda başına gelir ve arap yine kazanır. onu bekleyen vezir - buna da bir hal olmuştur - diyerek saraya gelir. hem büyük hem de ortanca çocuğun gittikleri yoldan geri dönmedikleri görülünce, bu sefer de küçük çocuğu tahta geçirir, padişah yaparlar. bu çocuk da bir süre sonra ağabeyleri gibi yanına vezirini alıp yola çıkar. gide gide üç yol ağzına varır. o da ağabeylerinin gittiği yasak yoldan gider. epeyce yol gider, demeye kalmaz, atların kişnemeleri kulağına çalınır, çocuk, ağabeylerinin buraya yakın bir yerde olduklarını anlar. anlar ama, bunun da gözüne bir çiğdem çiçeği ilişir. o da ağabeyleri gibi çiçeği kovalayarak pilav kazanının önüne gelir. tam kaşığını pilava daldıracakken mağaradan arap çıkar ve dövüşmeye davet eder. meğerse bu şehzadenin bildiği tılsımlı bir dua varmış. bunu okuyunca arabın elleri tutmaz, gücü kuvveti yetmez olur, kılıç elinden düşer. şehzade de arabı tuttuğu gibi yere çalar, hançerini çekip öldürür. bakar ki çiçek hala orada duruyor, eğilip onu koparır ve saraya döner. çiçeği bir bardağın içine koyar, bardağı da su ile doldurup rafın üzerine bırakır, sonra da yatar uyur. meğer bu padişahın bir adeti varmış; her gece yattığı vakit, hizmetçileri bunun başucuna lokum, şerbet, bir de altın şamdan, ayakucuna da gümüş şamdan koyarlar, bu şamdanları yakarlarmış. padişah uyuduktan sonra, gece yarısı çiğdem bardaktan çıkıp, silkinir, bir kız olur, ki eşi emsali bir yerde bulunmaz, gelir padişahın lokumlarını yer, şerbetini içer, başucundaki altın şamdanı ayak ucuna , ayakucundaki şamdanı da başucuna koyar, padişahın da iki yanağında öperek yine çiçek kılığına girer derken padişah uyanır, bir de bakar ki lokumlar yenmiş, şerbetler içilmiş, şamdanların yerleri değişmiş. sabah olunca hizmetçilerini çağırıp - bu akşam benim odama kim girdi?- diye sorar. hizmetçiler - padişahım, kim girecek? kimse girmedi - derlerse de padişah inanmaz, bağırır çağırır, bu işe bir türlü akıl erdiremez. neyse o gün geçer, akşam olur, padişah yine yatıp uyur. lokumlar, şerbetler hazırlanır, şamdanlar yerlerine konup mumlar yakılır. gece yarısı, padişah uyurken, çiğdem yine silkinir, bir kız olur. padişahın yanına gelip lokumlarını yer, şerbetini içer, şamdanların yerlerni değiştirir, padişahı da iki yanağında öptükten sonra yine çiçek kılığına girer. sabaha karşı padişah uyanıp da yine bir gece önceki gibi, lokumların yenmiş, şerbetin içilmiş, şamdanların yer değiştirmiş olduğunu görünce öyle sinirlenir ki, herkesi kasıp kavurur, etmediğini,demediğini bırakmaz.bunun üzerine padişah o günün akşamı yatarken uyumamak için parmağını ip ile bağlayıp sıkar, bunun acısıyla da uyuyamaz. çiğdem çiçeği yine silkinip kız olur. her gece yaptıklarını yapar sonra da tam padişahın yanaklarından öpeyim derken, padişah gözlerini açıp kızı bileğinden kavrar. meğer bu bir peri kızı imiş. padişaha -aman beni bırak- diye yalvarırsa da padişah onu dinlemez, hemen bardağın içindeki çiçeği eline alıp parçalar. böylece tılsımı bozulan kız bir daha çiçek kılığına giremeyip padişahın yanında kalır. bunlar birbirlerini öyle sever, birbirlerine öyle aşık olurlar ki, bir daha hiç ayrılmamaya karar verirler. kırk gün kırk gece düğün yapıp, muratlarına ererler

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Seçebildik mi?


Üzerine neler neler söylenen, her kafandan ayrı ses çıkan seçimler bitti... Garip bir duyguydu benim için. İlk defa oy verdim. İpin ucunda ki mahkum gibi hissettim. O seçim kabininde, kocaman "E"li "Evet" yazısını basarken nasıl bir çaresizlik ve cahillik duygusuna kapıldım anlatamam. Sorumluluk mu bunu bana verdi bilemiyorum. Yani sorumluluk aldığını farketmek, soğuk terleri sırtımda hissetmeme neden oldu sanırım. Bir kez daha inanamadım insanları öylesine 'Bu kez de buna vereyim" diyerek oy verebilmesine. Bana kalırsa birçok insan da ezbere bildiğini okudu. Yani karar vermedi. Sadece içinde bulunduğu durumu -bazen ne kadar şikayet etse de- değiştirmek istemedi. Belki de bu bir umutsuzluk göstergesi. Hiçbirşey beklemediğinin, değişimi kaldıramaycağının, kurulu düzenin bozulacağının korkusu. Fakat dönüşüm değil midir yeni şeyleri yaratan? Ateş değil midir yok etmeyen dönüştüren? Niye insanlar bu ateşi kalplerinde hissedemedi? Bir bıkkınlık göstergesi değil miydi bu sonuç? Birçok insanın hiçbirşeyin değişmiyeceğine inanıyor. Değişse dahi bunun kendinin elinde olmadığını, başka "Büyük güçler"in değişimin anası ,babası ,gacısı olduğuna dair inancı sarsılamadı.

Açıkça halkın düzeni değitirmemek adına anasına küfür eden, onu gözler önünde yeren bir adamı nasıl sindirdiğini, seçtiğini anlayamadım. Burada Neyzen Tevkif'in bir deyişini söylemeden edemeyeceğim: "Türk milleti gariptir, her lafi kaldırmaz, ibne dersin kızar da, sikersin aldirmaz".
Bunların, adamın yaptığı son manevraların -evlere gönderilen çuvallar , ihyalar, futbolcu transferleri gibi- sonucu olduğunu söylemek zor geliyor. Milletimin bu kadar balık hafizalı olduğunu kabullenmek istemiyorum. Birçok kişi "Bu adam diğerlerinden daha kötü değil, aynı, diğerleri geleceğine bu devam etsin" dediğini düşünüyorum.

Belki adamı, halk, kendine daha yakın hissetti. İçinde "Halk" geçen bir parti burjuvazinin temsilcisi olarak görüldü. Çok da haksız bir yargı değil. Adamın kullandığı kelimeler onun sokaktan geldiğinin bariz bir göstergesi. Fakat, ya bu toplumun genel olarak "hayat mücadelesi veren, parasını zor kazanan , emekçi" görülen sınıfından çok , para babası diyebileceğimiz tipleri neden bu adama verdi? Bunun altında birçok kişinin bildiği gibi ekonomik kaygılar, anlaşmalar yatıyor. Bu açıdan bu parti farklı noktlardan her iki tarafa da temas edebiliyor.

Diğer yandan , "karşı partiler yeni birşey önermiyor, vizyonları yok" deniyor. Ben Baykal'ın görüşlerini de dinledim. Gerçekten kendimle ve çevremle mücadele ederek objektif olmaya çalışıyorum. Baykal'ın porjesiz olduğunu düşünmüyorum. Yani CHP'nin. Hatta dinlendiğinde karşı partilerin argümanı olan "AB karşıtlığı"'nın söz konusu olmadığını düşünüyorum. Böyle bir vizyonu olan partinin böyle bir düşüncesi olamaz. Baykal'a tarafsız baktığımda şimdiki konuşmalarında beni çok rahatsız eden birşey de yok. Fakat kendisi demokrasiden bahsederken, seçim barajının korunması konusunda yaptığı seçim, onun koltuk sevdasının bir göstergesi olabilir.

Kadro bakımından CHP'nin doyurucu bir parti olduğunu düşünüyorum. Fakat Deniz Baykal , ihtirası sonucu halkın nefretini kazanmış anladığım kadarıyla.. Ve "adın çıkmış 9'a inmez 8'e" durumu var gibi. Eğer taze kan gerekiyorsa evet gelmeli. Fakat nereden? Deniz Baykal en son istifa ettiğinde yerine Altan Öymen gelmişti ve istifa etmek zorunda kalmıştı hatladığım kadarıyla. Altan Öymen'i bir gazeteci olarak çok severim. Fakat bir parti lideri olarak pek prim yapamıyor gibi. Ortada bir çelişki var : ihtiraslı bir adam herkesi hayatından bezdiriyor. Öte yandan ılımlı bir adam ise partiyi çekip çeviremiyor. Peki çözüm nasıl olmalı?

Seçim hakkında yasaları bildiğim kadarıyla yüksek seçim kurulu denetiminde TBMM çıkarıyor. Peki, parti kadrolarının üyelerin oylarıyla değilde ,başkanların oylarıyla seçilmesi nasıl sağlanacak? %10 seçim barajı meclise giren partiler ve bağımsızlar tarafından nasıl kaldırılacak? iktidarda olanlar, iktidarına ortak olanların artmasını ister mi? Bence cumhurbaşkanlığı konusunda referandum yapmak yerine ilk önce bu konularda bir referandum, bir halk dinlemesi yapılmalı. Sağlıklı bir meclisten bahsedebilmek için ilk önce sağlıklı bir seçim sisteminden bahsedilmeli.

Bu konuda Fransızları takdir etmemek elde değil. Fransızların, dersler arasında en önem verdikleri derslerden biri Methodologie'dir. Yani bir iş yapılırken bunun yolu yordamı nedir o öğretilir önce. Bence de eyleme geçmeden önce eylem şeklimizi iyi belirlemeliyiz. Fakat bu kısır döngü içinde nasıl olacak gerçekten bilemiyorum. Bir seçmen olarak tabi ki taraf turuyorum. Fakat büyük resmi daha net görmek adına objektif olmaya çalışıyorum. Ne kadar başarılı olabiliyorum tartışılır. Bunun nedeni bu konulardaki cahilliğim ve empati yeteneğimde ki yetersizlik olabilir. Fakat elimden geleni yaptığımda yadsınamaz. en azından objektif olmak adına. Kafamı toplamak adına burada bir nokta koymam gerek. Düşünmekten, kısır döngüler içine boğuşmamak adına....

29 Haziran 2007 Cuma

Yalnız Şarkı...


Bazı şarkılar vardır. Çok sık dinlemezsiniz. Belki uzun süredir albümünün kapağını bile açmamışsınızdır. Ama çok da seversiniz. Bunlar eski günlerde kalan, bir telefon mesafesinde olan,çok sevdiğiniz ama ulaşmadığınız -evet, ulaşmadığınız , bilerek ya da bilmeyerek olmuyor işte - arkadaşlar gibidir. Duyunca içinizi bir sıcaklık kaplar. O şarkı bir anda gözünüzün önünden geçen anılarla dolu film şeridinin fon müziği olur. Benim şarkılarla anılarım arasında çok sıkı bir bağ vardır ve sevdiğim her şarkının da mutlaka anıları vardır, ayrı bir film şeridi vardır. Mor ve Ötesi'nin Yalnız Şarkısı'da böyledir benim için. Belki de en önemlilerindendir. Genel olarak Mor ve Ötesi, orta okul ve lisede ki ilk yıllarım demek benim için ve nerdeyse bütün şarkılarının kendine ait film şeritleri var. Ne kadar, şimdilerde solistleri Harun'la politik tartışmaya girip, ikimizin kafası arasında ki uçurumu farketmiş olsam da - belki biraz da bu yüzden - buruk , sitem dolu, hafif ama eflatun ,gri arası mutluluklarla dolu bir tadı var benim için. Aklıma arkadaşlarım geliyor: felsefe toplantısından çıkmışız, belli bayağı kafa patlatmışız, hala da tartışmamız bitmemiş, harıl harıl birşeyleri tartışıyoruz. Zaten kendimizi sorguladığımız zamanlar; nerden gelmişiz? ,niye gelmişiz? amacımız ne? felsefe de bunları anlamamızı kolaylaştıran bir araç olmuş. Fon gri , koyu yeşil robert kolej yolları... Eczacıbaşı Hall'den Arnavutköy'e inen yol... Rose'un altından geçiyoruz. Sanki renkli olan tek şey benim boynumda ki , ünü yaygın , Bozcaada'dan aldığım, koyu pembe ,eflatun şalım... Hepimiz sanki ergenlik çağı protest gençliğinin hüznünü taşıyoruz ama içimizde garip bir coşku da var. Yürüyoruz, Asse arada biryerlerden kopup gelen aryalar söylüyor, ben arada "What a wonderfull World" diye atlıyorum, o geri vokalden geliyor...

Garip olan, hayata şöyle bir uzaktan baktığımda, şimdiye kadar yaşadığım zaman içinde, o kadar da dikkat çekici bir Fakat eminim ki , birçok önemli şeyi unutsam bile unutmayacağım bir nokta. Nedenini bilmiyorum. Niye bunu unutamıyorum..

Diğer bir garip olan nokta ise, niye bu şarkı bana bu zamanı hatırlatıyor. O zamanlar bu albümü dinlemediğime eminim, deliler gidi Amorphis dinlemekle meşguldüm çünkü.. Alman Lisesi'ni de hatırlatmıyor...

Beynimin kurduğu bağlantıları bazen aklım almıyor. Ama bana güzel süprizler yapıyor. (yada ekşi tatlı süprizler) ... Belki de bu yüzden hayatın bazen bu kadar güzel olması anlaşılmaz ve garip..

Şimdi , ne o film şeridinde ki insanlar aynı, ne de hislerimiz, görüşlerimiz, şimdi bir araya gelsek, aynı şartlar olsa, aynı şeyleri hissetmeyiz ; ama o şarkıyı her dinlediğimde hissettiklerim aynı kalacak....

Tesadüfen yalnızsın, henüz yolun başındasın,

Tesadüfen yalnızsın, gerçeklerin farkındasın.

27 Haziran 2007 Çarşamba

Hüzün


Tatilden geldim....

Tatil sonrası olduğundan mı yoksa geldiğimde hayal kırıklıklarıyla karşılaştığımdan mı bilinmez bir hüzün var içimde. Daha doğrusu böyle bir yumru var, hani tasvir delisi olmuş romanlarda "gözlerinden bir bulut geçti" derler ya, işte o bulutlar geçiyor arada benim de gözlerimden.

Herkes öyle midir bilmem fakat ben hep plan yaparım. Biraz fazla hayalperestim galiba. Evet, hayalperest olmkta bir problem yok. Belki bazı insanlara göre çok şahane birşey. Fakat o hayalleri gerçekleştirebileceğine inanıp birşeyler yaparsan bu iyi birşey oluyor. Evet, ben de bazen gerçekten inanıyorum o hayallerin gerçekleşeceğine. Tembelim biraz sanırım. Yeterince emek harcamıyorum. Hayallerim gerçekleşmediğinde de çok üzülüyorum inandığım için. Kısır döngü içinde dönüp dolaşıp kendini yemek gibi birşey bu. Böyle durumlarda biz hep suçu şansa atarız. "Bende şans olsa..." ve ya " Kaderim yok benim" dedikleri sıkık duyulur insanların. Fakat çoğu zaman insanlar kendi şanslarını kendileri yaratır ya da yaratmalıdır. İnsan kendisi için birşey yapmıyorsa kimse onun için birşey yapmaz. Bu aynen kendinize biçtiğiniz değer gibi birşey. Yani şöyle ki, siz kendinizi değersiz görüyorsanız, başkaları sizi niye değerli görsün ki? Tabii ki kendini beğenmişliğin, "Şu küçük dağları ben yarattım" triplerinin alemi yok. Fakat, kendinizi pislik gibi görmenin de alemi yok. İşin en acı tarafı ise, bütün bunları bilip te bile bile lades deyip aynılarını yapmaya devam etmek.. Belki bu da bir tembellik çeşidi.. Yani hiçbirşey yapmamak... İç huzuru bulamamak, başına bela aramak hali aynı zamanda...

Yapacak işim olmadığından - yani elbet yapacak birşey bulunur fakat dediğim gibi kendine güvensizlik ve tembellik had safhada - oturup bunları düşünüyorum. Kendimi değersiz ve beceriksiz buluyorum.

"Bu da gelir, geçer" deyip bir kenara çekilemem. Birşeyler yapmam lazım fakat başlangıç çizgisini daha bulamadım sanırım...

9 Haziran 2007 Cumartesi

Tatilleşmek


Evet. Yakın tarihte tatile gidip, tatilleşmek istiyorum. Evet, buna gerçekten ihtiyaç duymaya başladım, her halimden belli oluyor : Bülent Ortaçgil albümlerini ortalığa çıkarmamdan, Albrecht Aldorfer amcamın masaüstünde yer alan şahane İskender'in Pers Kralıyla olan savaşını resmenden tabloyu , sade bir Gümüşlük resmiyle değiştirmemden, salataları görünce ağzımın suyu akıp, sıcak yemekler görünce fenalık geçrimemden, boğazın kenarından her geçişimde "evet denize atlayacağım ama acaba ne kadar soyunsam, kotu çıkarsam yeter mi?" diye düşünmemden... Her şeklide belli oluyor... Evet itiraf ediyorum, tatilleşmeye başladım.

Fakat tatileşmek insana mutluluk veren bir süreç olmasının yanı sıra içinde birçok zararlı yan etki de getiriyor .Gündüz düşleri olsun, yapıcağın işi dalga geçme suretiyle yapamam olsun. Mesela, an itibariyle iki adet proje hazırlamam ve biri yazılı biri sözlü olmak üzere iki adet sınava hazırlanmam gerekiyor fakat gelin görün ki ben gelmiş burda akıllı insanlar tarafından , her aklına gelen bişeyler yazsın diye oluşturulmuş bir sayfaya abuk subuk şeyler yazıyorum. Durumumdan şikayetçi miyim? Bilemiyorum. Bu ayaklarınız üşüsede bir türlü gidip terliğinizi giyememeniz gibi birşey. Tek bir hareket gereklidir fakat içinizde ki tembel onu yapmaya hiç de niyetli değildir. İşte tam da böyle birşey. Gel gör ki bu tembellik benim tatilimin katili olma yolunda emin adımlarla ilerliyor ve ben önüne geçemiyorum. Çok garip.. Bu benim şu anda yaptığım aylaklık, hepimizin çoğu zaman yaptığı birşey. İnsana feci rahatsızlık veren birşey. Biliyorsunuz ki o ödevi ,işi , herneyse o şeyi yaparsanız içiniz huzur bulacak, uykularınız kaçmayacak, bir bakıma mutlu olacaksınız. ÖSS'ye çalıştığım dönemde keşfettiğim birşey bu. O gün bir hedef koyarsanız (ki tabiki makul birşeyler olmalı) ve onu gerçekleştirebilirseniz, tarif edilemez bir iç huzur hissediyorsunuz .(vay be ne kadar da güçlüyüm, kararlıyım, süperim gibi.) Fakat yapmadığınız sürece o iş sizi kemiriyor. O işi yapmak yerine yaptığınız onca şey (TV seyretmek , cips manyağı olmak , delirmek , kudurmak) sizi bir türlü mutlu etmiyor. Alında etmeyeceğini biliyorsunuz fakat genede yapıyorsunuz. Tamda benim şu anda yaptığım gibi. Lakin beynimin sorumuluklarımı hatırlatan kısmı kımıl kımıl kımıldamaya başladı. Yazı aniden biterse nedeni çılgınlar gibi evi toparlamaya başlamam olacak sanırım...


Gideceğim yer ,yukarıda resmi görülen yer. Huzur mekanı. Kendimi anlamakta güçlük çekiyorum. Huzur mu istiyorum kargaşa mı? Sanırım birazcık huzur bulmayı istiyorum. Fakat dış mekanın huzuru benim içimi de serinletir mi? Umarım serinletir. Kendimi biraz dinlersem, sanırım daha huzurlu olacağım.


Garip bir his... Bazen inanılmaz bir şevkle yazmak istiyorum. Hatta gözümün önüne bilgisayarının önüne oturmuş harıl harıl yazan bir kız geliyor. Fakat aklımdan gelenleri, süzemiyorum, tartamıyorum, biçimlendirip yazamıyorum. Eline gitarı alıp, sonra kendi sesini beğenmeyince şaşırmak ve hayal kırıklığıyla gitarı elinden bırakmak gibi... Şimdi olduğu gibi... Kendime olan inancımın azalmasının bir nedeni, aşağılanmışlık duygusu... Şu an itibariyle hissetmek istemiyorum sanırım. Ve belki de bu yüzden (kesinlikle bu yüzden) şu cümlenin sonuna en çok yakışacak şey güzel siyah bir nokta olacak.

7 Haziran 2007 Perşembe

Kıymalı Yumurta..


Uzun zamandır kıymalı yumurta yememiştim. Belki yapmamıştım bile. Babam çok sever ve canı çektikçe yapar. Bende her evladın vazifesi olduğu üzere otlanırım. Ama yalnızlık insana normal zamanda yapmayacağı çılgın (!) şeyler yaptırabiliyor(ooo yeee). Ve bende geçen gün oturdum kıymalı yumurta yaptım. Kıymalı yumurta deyip geçmemek lazım. Öncesinden düşünülmüş bir plan yapmak lazım yapabilmek için. Örneğin karnınız acıktığı anda gidip şip-şak bir kıymalı yumurta yapayım derseniz, dııt... Üzgünüm bizim evde aç kalırsınız. Çünkü öncellikle yaklaşık bir saat önce kıymayı buzluktan çıkarmış ve buzunun çözülmesini sağlamış olmanız gerekiyor. Ki netekim ben artık yaklaşık 2 haftadır yalnız yaşayan bir insan olarak böyle şeyleri düşünür hale geldim. Gittim bir güzel kıymayı çıkardım. Sonrasında (1 saat kadar sonra) en sonunda kıymayla yumurtaların kavuşma anı gelip çatmıştı. Ben onların kavuşmalarını izlerken, düşünmeye bolca vaktim oldu. Aslında kıymalı yumurta ne kadar anlamlı, ne kadar manidar bir yemek... Bir kere, düşününce, kıyma büyük baş hayvanlardan elde edilen birşey. Yumurta ise minik tavukçukların bıcırtısı. Ve ikisi bir araya gelince bu kadar güzel şeyler ortaya çıkıyor. Bu da biraz olsun melezlerin güzel olduğunu kanıtlayan bir örnek değil midir? Farklılılar güzellikleri yaratıyor görüldüğü üzere. Kıymanın eksiğini yumurta tamamlıyor. Yumurtanın eksiğini ise kıyma... Diğer yandan bir şey de gözden kaçmamalı: Yumurtalar ve kıyma birbirine iyice bağlanana, yumurtalar beyazlaşana kadar bir zaman geçer. Diğer taraftan ateşin ayarınıda iyi ayarlamak lazım. Çok kavruk veya tam tersi pişmemiş bir kıymalı yumurta hiç de güzel değildir. Neyse... Karnım acıktı evet ama, kıymalı yumurtanın içindeki anlamlarda kayda değerdi. Güzel bir kıymalı yumurta kadar mutlu ve uyumlu olmayı diliyiorum kendim için. Ve belki de sabırlı...